6 Aralık 2017 tarihinde 29 Mayıs Üniversitesi’nde gerçekleştirilen "Çeviri ve Felsefe Sempozyumu" birçok profilden öğrenciyi bir araya getirdi. Yalnızca öğrenciler değil, çevirmenler, felsefe okurları, birçok akademisyen de salonu doldurmuştu. En genel ifadeyle Çeviri ve Felsefe Sempozyumu, çevirinin tarihsel ve dilsel kökenlerini irdeleyen bir akışla ilerledi.

Bir dilde belli bir çalışmanın ürünü (-ki ürün, sonuç demektir) olarak ortaya atılan bir teori, çevrildiğinde hedef kültürdeki bir filozof, düşünür vs. tarafından başka bir teorinin dayanak noktası haline gelebilir.

Sempozyumun moderatörlüğünü Yrd. Doç. Dr. Alphan Akgül yaptı. Genel bir girizgah yapıldıktan sonra, konuşmacılardan Prof. Dr. Tahsin Görgün, dil ve felsefe ilişkisinden, felsefenin dile yaklaşımından bahsetti. Felsefenin kendi sistematiği içinde dil fenomenine yönelteceği “Ne?”, “Neden?”, “Nasıl?” sorularına değindi. Dil ile ilgili ortaya atılan Speech Acts (Edim-Söz) teorisine değindi. (Bu konudaki önemli bir makale için tıklayınız.)

“Doğru çeviri, iyi çeviri midir?”

Yrd. Doç. Dr. Ömer Albayrak çeviriyi etik açıdan sorguladı. “Doğru çeviri, iyi çeviri midir?” sorusuyla bizleri çeviri etiği üzerine düşünmeye sevk etti. Walter Benjamin’in Çevirmenin Görevi isimli makalesinden bahsederken Benjamin’in çeviriyi içeriğin aktarımı değil, formun aktarımı olarak ele aldığından ve onun çeviri değil çevirmen odaklı yaklaşımından bahsetti ve şunları ekledi: “Benjamin’e göre içerik ya da anlam ile onun ifade edildiği dil, özgün yapıtta bir bütün oluşturuyor. Ama çeviride böyle bir bütünlük, örtüşme söz konusu değil.”

Bu yaklaşım belki bu konuda araştırma yapmak isteyen okurlarımıza bir çıkış noktası olabilir.

“Çeviri yapmak bizzat felsefe yapmayı gerektirir.”

Yrd. Doç. Dr. Burak Şaman ise felsefe çevirilerinde kavram arkeolojisinden bahsetti. Arkhe (1.ilke, 2. yönetici) tanımını yaptıktan sonra "kavram arkeolojisi" derken neyi kastettiğini şöyle belirtti:

“Farklı sistemlerde ve o sistem içerisinde kavramın işgal ettiği yerin neye karşılık geldiğini, neyin çevirisi olduğunu ve neye cevap aradığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Kavramların tarihini de araştırmak lazım. Yani, aynı anda kavramın gömülü olduğu toprağı da eşelemek lazım.”

Örneğin, var olmak neyin karşılığı olarak çevrildi? To be, to be present, exist? Ya da varlık mı, cevher mi, öz mü, töz mü, mevzu mu?

Kavramların tarihine, yük ve yüklemlerine, içinde yoğruldukları söylem ve dokulara göre belirli sistemler içinde kavramlar değer kazanır. O değerleri keşfetmemiz bizi isabetli bir seçim yapmaya götürür.

“Çevrilemez aslında hiç çevrilmemiş ve çevrilemeyecek değil, sürekli yeniden çevrilmesi gerekendir.”

Hermeneutik ve çevrilemezin çevirisiyle ilgili konuşan Yrd. Doç. Dr. Selami Varlık, şunları iletti bizlere:

“Çeviri ve Hermeneutik’in hep çok yakından ilişkisi oldu. Bu ilişkiyi iki şekilde ele alabiliriz:

  1. Her çevirinin bir yorum olması: Özellikle Gadamer’de rastlamaktayız. Hem mütercimin metni değil de daima onun bir yorumunu çevirdiğini, dolayısıyla metinden önce bir yorum olduğu, hem de çevirinin yorumla sadece derece farkı olduğu. Bir şeyi önce anlarız, anlamak için de yorumlarız çünkü.
  2. Her yorumun bir çeviri olması: Hem Ricoeur hem Gadamer için çeviri faaliyeti Hermeneutik için temel bir paradigmadır. Çeviride dilsel elbiseden bağımsız olmayan bir fikir, kavram yoktur. Tıpkı Hermeneutik’te bir yetisel ifadeden bağımsız olarak yazarın niyetini bulamadığımız gibi.”

Konuşmanın ikinci ayağı olarak "çevrilemezlik", "mutlak çevrilemezlik", "kusursuz çevirinin varlığı" meselelerini irdelerken Barbara Cassın’in Çevrilemezler Sözlüğü’nü örnek verdi. Konuşmanın bu kısmını özetleyeyim:

"Çevrilemezliğe karşı birinci çözüm mükemmel çeviriden vazgeçmek, ikinci çözüm ise sürekli yeniden çevirmektir. Çevrilemezden kast edilen hiç çevrilemeyen değil, çevrilmesi hiç durmayandır. Yani sürekli yeniden çevrilendir. Her çeviri belli bir dönemin arayışlarını, beklentilerini, umutlarını yansıtır. Çünkü zamanın ötesinde bir dil yoktur. Buna göre metnin dönemine bağlı olarak sonradan yapılacak ikinci, üçüncü, onbeşinci … çeviriler daha iyisi olabilir. Ama o da kendi çağı içinde değerlendirilir. Çünkü önce kültürü çeviririz, sonra metni çeviririz, sonra cümleyi, en son da kelimeyi çeviririz."


“Fenomenolojinin kendine has yöntemi betimlemedir. Hatta fenomenolojide bile betimlediğimiz tek bir şey yok.”

Dil ve fenomenoloji ilişkisine değinen Yrd. Doç. Dr. Emre Şan fenomenolojinin işlevlerinin bizi götürdüğü yer metafordur, fenomenoloji ise günlük dilden ve bilimsel dilden uzaklaştığında kendisini bulduğu alan kayıp, muğlak bir alan değil, bizzat metaforları kullandığı alandır, dedi. Bu yüzden fenomenoloji üzerine yazan yazarlar sürekli metaforlar kullanır. Zor görülmesinin nedeni budur.

Fenomenoloji gündelik dilin ve bilimsel bilginin ötesinde meta bir söylemdir. Biz gündelik hayattaki kadar dar, bilimsel alandaki kadar nesnellik alanı belirleyip ona göre konuşmuyoruz. Dolayısıyla betimleme yaptığımız alanın kendisini de sorgulamamız gerekiyor. Fenomenolojinin kendine has yöntemi de betimlemedir. Hatta fenomenolojide bile betimlediğimiz tek bir şey yok.

Betimlemeye öznellik diyemeyiz fakat betimleme, şeylere kendi verdiğimiz anlamla ilgili bir şey. Bizim özne ve dünya arasında kurduğumuz ilişkiye bakmamız gerekir. Buradan varacağımız son nokta, kavramların özlere değil, durumlara ve hallere bakmasıdır, diyebiliriz.

Sizlere ulaştırmaya çalıştığımız bilgiler yalnızca değerli katılımcıların üç saatlik konuşmalarının özetinin özetiydi. Sunumların ardından bizlere soru sorma fırsatı verdikleri ve çeviri ve felsefe gibi önemli iki disiplinin birlikte anıldığı bir sempozyum gerçekleştirdikleri için çeviri dünyası adına emeği geçen herkese teşekkür ederiz.

 

Takipte kalınız.

Çeviri ve Felsefe Sempozyumu

Category: EtkinliklerKürsü
0
1088 views

Tartışmaya Katılın